igaranti

Skopofili 101: Güzele Bakmayı Sevenler Kulübü


24 Temmuz 2017

 

 

Bakmakla görmek arasındaki farka kompozisyon dersi hocamızdan seneler önce işaret eden, 2017’nin ilk günlerinde kaybettiğimiz İngiliz sanat eleştirmeni, yazar, ressam ve şair (her şey!) John Berger’in anısına…

Merak ettiğin her şeyin ilgi alanımıza girdiğini daha önce söylemiştik  İlgi duyduğun bazı terimleri; disiplini ve kategorisi ne olursa olsun inceleyelim, sonra da seninle karşılıklı konuşur gibi anlatalım istiyoruz. Bu yüzden yeni bir 101 serisine giriştik. İlk konumuz Skopofili!

Bakıyor ve görüyorum, öyleyse varım

Skopofili, Yunanca’da bakmak, incelemek, izlemek anlamındaki skopeo sözcüğünden geliyor. “Bakmaktan zevk almak” olarak tanımlayabileceğimiz sözcük, Freud‘un icadı olup aynı anlamı taşıyan Schaulust sözcüğünün çevirisi olarak türetilmiş. Psikanalitik boyutuyla birlikte, sinema ve görsel kültürle de yakın ilişkisi olan skopofilinin görmek ve görülmek olmak üzere iki tarafı var.

Freud’un çocukluktan gelen ve libidoyu harekete geçiren bir dürtü olarak da ifade ettiği skopofili, Fransız psikanalist Jacques Lacan tarafından ise Ayna Evresi (Mirror Stage) ile ilişkilendirilir. Bebeklerin, aynaya bakarak kendileri haricinde bir dünya olduğunu ve bu dünyanın “başkalarıyla” dolu olduğunu fark ettikleri bu evre, onların aynı zamanda birey olduklarını anladığı ve egolarını şekillendirmeye başladığı dönemdir. Aynada gördüğü vücudu henüz kontrol edemeyen bebek, yansımasının hem kendisi olduğunu, hem de kendisinden farklı biri olduğunu sanır.

 Rüyalarda buluşuruz

Gördüğümüz imajlardan aldığımız zevki ve tutkularımız ile bizi çevreleyen görsel dünyanın arasındaki ilişkiyi en iyi psikanalitik teorinin anlattığı düşünülür. Bu teorinin içinde barındırdığı izleyicilik (spectatorship) konsepti ise, ruhun (psyche) bakmak eylemindeki rolünün altını çizer. “İzleyici sadece bir insan değildir, aynı zamanda ideal bir öznedir” diyen Lacan, izleyicinin bilinçaltı, dil ve tutkudan oluştuğunu, izlediği sahnenin içine girip orada rol aldığını düşündüğünü söyler. (Babaannelerimizin dizi izlerken ekrana doğru “çekil ordan!”, “arkana bak!” diye ünlemesinin nedenini şimdi anladık!)

İnsanların tutku, korku ve anılarını baskılayan, bunun sonucu olarak da, bilincin derinlerinde rasyonel şekilde açıklanamayan dinamik bir tutku alanı oluşturduğunu söyleyen psikanalitik teori, skopofilinin de rüyalarımızda aktifleştiğine dikkat çeker. Yani, bilinç düzeyinde gerçekleşiyor sandığımız birçok davranış, aslında bilinçaltından köklenen skopofilik eylemler olabilir!

İzle, izle, beni izle!

Tüm bu terimler, sinemayı da yakında etkilemiştir. Filmi teoristi Jean-Louis Baudry, karanlık sinema salonlarındaki ekranların dev bir ayna görevi gördüğünü ve izleyicileri ayna evrelerine geri döndürdüğünü söyler. Hani bazen film izlerken “kendimi çok kaptırdım” deriz, kendimizi izlediğimiz karakterlerle özdeşleştiririz ya; işte bunun sebebi, izleme eylemi sırasında egolarımızı belirli bir süreliğine kaybetmemiz ve kendimizi ekranda gördüğümüz dünyanın içinde yeniden kimliklendirmemiz.

Ah bir baksa, uzunları yaksa

Yapımcı ve yazar Laura Mulvey, “Visual Pleasure and Narrative Cinema” adlı kitabında, sinemadaki 3 bakış türünü tanımlar: Kameranın kayıt sırasındaki bakışı, filmdeki karakterlerin birbirine bakışı, izleyicinin bakışı. Burada, izleyicinin bakışı, yine ayna evresindeki merakın bir temsili; skopofilik bir dürtü. İzleyici hem bakmaktan, hem de karakterler aracılığıyla kendisine bakılmasından zevk alıyor.

Bir de, klasik sinemada erkeğin fantezi dünyasını yansıttığı söylenen, kamera açılarının erkeğin bakışına göre belirlendiğini anlatan Erkek Bakışı (The Male Gaze) var. Haliyle, feminist film teorisinin sıkça ve haklı olarak eleştirdiği bir bakış türü.

Sinemadan skopofilik örnekler

Cenab-ı üstad Alfred Hitchcock‘un 1954’te çektiği Rear Window (Arka Pencere) adlı filmde, skopofilinin sinemadaki en iyi örneklerinden birini görebiliriz. Tüm olayları tek bir karakterin gözünden izlediğimiz filmde, fotoğrafçı Jefferies (Jimmy Stewart), bacağı kırıldığı için sürekli penceresinin önünde oturuyor; otururken de penceresinden komşularını izliyor. Öyle ki, yerinden kıpırdayamadığı halde, filmdeki en dominant karakter de kendisi.

Sosyal medya ve skopofili

 Farklı platformlarda oluşturduğumuz farklı profiller aracılığıyla, sınırsızca sesli, sessiz, hareketli, hareketsiz görsel paylaşıyoruz. Peki profilimiz bizi ne kadar temsil ediyor? Anlattıklarımızın ne kadarı gerçek? Nasıl göründüğümüzle ne kadar ilgiliyiz? Kendimizi ideal bir özne gibi konumlayıp profilimize, paylaştığımız görsellere, sanki bir başkasıymışçasına bakıyor muyuz? İzlendiğimizi bilmek ve daha çok kişi tarafından takip edilmek istemek, daha izlenmeye değer şeyler yaratma dürtüsünü beraberinde getiriyor mu? Ya da, bizim profiline baktığımızı bilsin istemeyeceğimiz insanlar var mı takip listemizde? Çevrimiçi iken, çevrimdışı taklidi yapıyor muyuz?

Bu uçsuz bucaksız dünya bizi de biraz skopofilik yapıyor gibi, ne dersin?